Yüz bin yıllar oldu insanlık yeryüzüne ayak basalı. O günden beri aslında, bir kez bile yalnız olmadı insan denen canlı.
Her birimiz yalnız hissettik elbette zaman zaman, ancak gerçekten de fiilî olarak yalnız olduk mu hiç? Mesela içimizden biri, tek başına, hiç destek almadan, sıfırdan kendi hayatını kurdu mu, unundan kerpicine kadar? Belki de ilk insan bilmezdi bile yalnızlık ne demek, sonuçta Adem’le Havva hep beraberdi. Çünkü her insanın, var olduğu ilk günden beri başka insanlara bağlanma ve bağ kurma ihtiyacı oldu.

Henri Matisse, La Danse (II), 1910, The State Hermitage Museum, St. Petersburg.
Yalnızlık; yani topluluğundan, sürüsünden ayrı düşmek, her zaman korku verdi insana. Daha var olduğu ilk günden beri ürktü insan yalnız kalmaktan. Bir başına vahşi dünyada kalakalmak hayra alamet değildi elbette. Bu yüzden kalabalıklaştı insanlar; köyler, şehirler kurdular. Şehirler el ele kuruldu; insanların emekleri taşları dizdi üst üste.
İlginçtir, bu taşlar üst üste dizilirken soluk ve renksiz, birbirinden ilgisiz biçimde dizilmediler. Taşlar, insanların elleriyle renklendiler, uyumlandılar, güzelleştiler. Öyle ki mağaradayken bile insanların duvarları boyandı; yine o beraberlikte icat edilen boyalarla. Bugün hâlâ Romalı bir komutanın villasını, Eski Mısır’da bir kadının taktığı takıları, binlerce yıl önce şekillenmiş toprak kapları beğenerek izliyoruz. Sanki sanat ve güzelleştirme ihtiyacı, en temelimizde vardı ve onu bugüne kadar ortak benliğimizde taşıdık.
Bu düzen böyle süregelmiştir; yalnız taş, duvar olmaz demişler. İnsanlar da taşlar gibi birbirine yaslanarak duvar olur. Çünkü insan zihni birlikte çalışır, birlikte anlam kurar ve her hikaye bir tanık ister. Bu yüzdendir bizleri hüzünlendiren unutulmuş isimler, yalnız kalmış mezar taşları, hikayesi bilinmeyen nice insan, terk edilmiş kentler, harap olmuş evler ve daha nicesi. Her hikaye, bir tanıkla anlam bulur; insanlar birlikte iz bırakır. Bu yüzden korkularımız, irkilmelerimiz ve reflekslerimiz ortaktır ve evrimsel psikolojiye göre ortak olmaya da devam edecektir.
Yalnızlığın ve Birliğin Psikolojisi
Psikoloji biliminin temel isimlerinden Carl Gustav Jung, tüm insanların birbirine kolektif bilinç dışıyla bağlı olduğunu öne sürer. İnsanlığın ortak deneyimlerinin imgelerini ve sembollerini barındıran derin bir psikolojik katmandan söz eder. Jung’a göre rüyalardaki imgeler benzeşir; çünkü aynı kökten beslenirler. Birbirini hiç tanımamış kültürlerin tufan mitleri anlatması ya da bir insanın hiç aslanla karşılaşmamış olsa bile ondan korkması bundandır. Çünkü herkesin temelde paylaştığı ortak bir kaynak vardır. Sanat ise bu ortak bilinç dışının sembolik ifadelerle kendini ortaya koyduğu en güçlü alanlardan biridir.
Modern psikoloji de insanın yalnızlıktan kaçındığını ve başkasından güç aldığını söyler; çünkü bağlanmak, bağ kurmak temel bir psikolojik ihtiyaçtır. İnsan, duygularını bir diğeri aracılığıyla düzenler; öğrenerek, model alarak, destek bularak dayanıklılığını artırır. Psikoloji tarihi boyunca, insanların birbirine ne derece bağlı olduğu acı verici biçimlerde sınanmıştır. René Spitz’in çalışmalarında, fiziksel tüm ihtiyaçları karşılanan bebeklerin duygusal temastan yoksun bırakıldıklarında yaşamlarını kaybettikleri görülmüştür. Donald Hebb’in duyusal yoksunluk deneylerinde ise insan temasından ve çevresel uyaranlardan uzak bırakılan yetişkinlerin yalnızca birkaç gün içinde gerçeklik algılarının bozulduğu bilinmektedir. İşte insan böylesine derinden bağlıdır birbirine; birkaç gün bile birbirinden ayrı kalmakta zorlanır, hatta tek başına var olamaz.
Birbiriyle konuşmasa, yakınlık kurmasa bile diğer insanların yalnızca orada bulunması dahi bir bağın kurulması için yeterlidir ve psikolojik anlamda güvenli bağlanma için bir potansiyel taşır. Jung’un öne sürdüğü gibi, sanat tam da bu noktada devreye girer: insanın kendisiyle bile konuşamadıklarını ifade etmesi, dile dökmesi ve bir başkasının tanıklığına izin vermesi için. Bugün psikolojik destek süreçlerinde sanatla ilişkili etkinliklerin, duyguların dışavurumu ve ifadesinde güçlü bir yeri vardır. Kim bilir, belki de ilk insanlar da mağara duvarlarına avladıkları hayvanları çizerken kendilerini daha iyi hissediyordu. Acaba genç bir avcı, kabilesinin takdirini mi bekliyordu; çizdiği şey, kalbindeki bir burukluğun ifadesi miydi alamadığı takdire dair?

Ancient Hand Paintings at Cueva De Las Manos in Santa Cruz Province, Patagonia, Argentina
Bugün kalabalık şehirler kurmuş, metropollerde yaşayan insanlık, hâlâ etrafını ve kendini sanatla süslemeye devam ediyor. Betonun, çeliğin ve camın ortasında; duvara çizilen bir figür, bir galeride sergilenen heykel ya da bir şarkının nakaratı aynı ihtiyaca karşılık veriyor: görülme, tanıklık edilme ve ortak bir anlamda buluşma ihtiyacına. Böylece, isimlerini çoktan unuttuğumuz atalarımızla görünmez bir bağ kurmaktayız. Esasında insan, var olduğu günden beri fiilen yalnız değildi; çünkü iz bıraktı, izlere tutundu.
Yine de içimizde, kalabalıklar içinde bile yankılanan ve kendini yalnız hisseden bir parça ara ara kendini gösteriyor. Bu parça ne söylemeye çalışıyor? Nasıl olup da bu kadar birlikte ve bu kadar yalnız hissedebiliyoruz; üstelik yalnız olmaktan bu kadar çekinirken?
Cevap her birimiz için biricik; ancak ortak olan şudur: cevapları bulmak için birbirimize ihtiyaç duyarız. Carl Rogers, terapötik değişimin özünün bir insanın başka bir insan tarafından yargılanmadan, koşulsuzca ve derin bir empatiyle anlaşılması olduğunu öne sürer. Yani bir başkasına yalnızlıktan arındırmak olduğu gibi ona el uzatmaktır. Ancak birbiri ile var olur insan, Rogers’ın da dediği gibi: “En kişisel olan, en evrensel olandır.”