Virginia Woolf, bir kadının düşünebilmesi ve üretebilmesi için kendine ait bir odaya ihtiyaç duyduğunu söylerken, bu ihtiyacın yalnızca fiziksel bir mekan olmadığını da ima eder. İstanbul’da yaşayan bir kadın için bu oda çoğu zaman dört duvar arasında değil, geçici duraklarda kurulur. Bir sabah Beyoğlu’nda henüz kalabalık tam toplanmamışken yürümek, vapurun güvertesinde şehri arkada bırakmak ya da Beyazıt’ta tarihi sokaklarda kendi sesini dinlemek gibi…
Bunların her biri, kadının şehirle arasına kısa ama hayati bir mesafe koyma çabasıdır. İstanbul’da kendine ait bir oda, kalıcı değil bilinçle yaratılan ve fark edildiğinde var olan bir an olarak oluşur. İnsan, bir noktadan sonra yalnızlığın kendi tercihi olduğunu fark eder. Bu bir kaçış değil, aksine kalabalığın içinden kendine doğru yürümektir. İstanbul’da yalnız olmak, çoğu zaman bir çelişki gibi anlatılır. Oysa ben kalabalığın tam ortasında, kimsenin bana dokunmadığı o minik boşlukta kendime ait bir oda buluyorum. Bazen bir masanın köşesinde, bazen bir vapurun cam kenarında bazen de denize çıkan bir Beyoğlu sokağında…
Sanırım herkesin kendini ait hissettiği şehirde kendine ait odaları vardır, bu kimi zaman bir insan bile olabilir. Benim de Beyoğlu’nda kendime ait odalarım var; bu yazımda kendime ait odaların izini sürerken sizi Beyoğlu’nda kısa bir yolculuğa davet ediyorum.
BEYOĞLU
İstanbul’da en sevdiğim, kendimi ait hissettiğim ve gezmekten, sokaklarını tanımaktan en zevk aldığım semt Beyoğlu olmuştur şu ana kadar. Belki eski İstanbul’un ruhunu hala içinde sakladığındandır.

Sami Aksu, 13 Haziran 2022.
GEZİ PARKI
Beyoğlu turuma her zaman Taksim’deki metronun Gezi Parkı çıkışından çıkarak başlarım. Lise zamanımdan beri uğradığım İtalyan restoranı karşılar ilk olarak beni, burada sevdiğim yemeği yemek, güzel bir şarap içmek ve restoranın camından İstiklal Caddesi’ne doğru akan kalabalığı izlemek zamanda yolculuk yaptığımı hissettirir çoğu zaman.
CİHANGİR
Asıl zor olan buradan sonra hangi güzergaha yürüyeceğimi seçmektir. Ama benim yürüyüşüm genellikle Cihangir’den başlar. Sokaklarda kahve kokusu vardır; binaları saran sarmaşıklar, birbirine gülümseyen insanlar, kedilerle bütünleşmiş kaldırımlar… Cihangir, şehrin içinde kendine ait bir ritmi olan semtlerden biridir.
ÇUKURCUMA
Cihangir’den aşağı doğru indiğimde yol beni Çukurcuma’ya çıkarır. Antikacılar, eski apartmanlar, vitrinde duran ama satılmaktan çok hatırlanmak ister gibi duran eşyalar. Burada yürümek başka insanların anılarında dolaşmak gibidir. Orhan Pamuk’un romanına ilham olmuş Çukurcuma’da yürürken Masumiyet Müzesi’nin ana karakterleri Füsun ve Kemal gözümde canlanır ve kendimi Masumiyet Müzesi’nin önünden geçerken bulurum genelde.
KULOĞLU MAHALLESİ

Kuloğlu Mahallesi’nde Ağa Hamamı.
Çukurcuma’dan sonra rotayı yukarı doğru çeviririm. Kuloğlu Sokağı Faik Paşa Yokuşu İstiklal’in gürültüsünden bir adım ötede bambaşka bir dünyadır. Adını ise Yunanistan doğumlu İtalyan asıllı Francesco Della Suda isimli eczacıdan alır. Francesco Della Suda, Sultan Abdülaziz döneminde ünlü bir eczacı olarak Paşa unvanı alır ve Faik Paşa olarak anılmaya başlar. Birçoğu Art Nouveau tarzda yapılmış apartmanları izleyerek İstiklal’e çıkarım.
İSTİKLAL CADDESİ
Burada Art Nouveau tarzıyla kişiyi kendine çeken bir görünüşü olan Casa Botter karşılar beni. İçindeki sergiler kadar binanın kendisiyle de vakit geçiririm. Tek başına bir sergi gezmenin, kalabalık bir caddede nadir bulunan bir yalnızlığı vardır; düşüncelerini kimse bölmez.
ASMALIMESCİT
Bazen kendime ait odamdan çıkmam gerekir, duvarları düşüncelerle dolduğunda. O an, adımlarım beni Asmalımescit’e çıkarır, Bir zamanlar edebiyatçıların ve sanatçıların uzun sohbetlerinin sokağı olan bu semt, bugün hala kalabalığın içinde bir durma hali sunar. Ama ben aslında bir yere değil, kız arkadaşlarıma doğru yürürüm. Bir masanın etrafında toplanırız, kelimeler, kahkahalar bardaklardan taşar. Sponeck Birahanesi, bu geçişin durağı olur. Burası bir mekandan çok birbirimize açtığımız kocaman odalar gibidir. İçime kapanmadan kendim gibi var olabildiğim, yalnızlığın yerini aitliğin aldığı bir durak.
GALATA
Yürüyüşüm Galata’ya doğru devam ederken Galata’nın kalabalığından Serdar-ı Ekrem Sokağı’na doğru kaçarım. Bu sokağın girişinde İstanbul’un belki de en güzel sakinlerinin tarihini anlatan ve çeşitli sanatçıların eserlerini barındıran Cat Museum İstanbul karşılar beni. Biraz ilerlediğimde ise bana göre İstanbul’un en güzel binalarından biri olan, sarı tonlarıyla meşhur Doğan Apartmanı’nı görürüm. Sokağın sonunda ise Kırım Kilisesi, Beyoğlu’nun daha sessiz yüzünü gösterir. İçeri girdiğinde ya da önünden geçerken, şehrin gürültüsü geride kalır. Bu sessizlik Beyoğlu’nda ender ama değerlidir.

İstanbul’un en zarif yapılarından: Doğan Apartmanı
BANKALAR CADDESİ
Aşağıya inen yol beni Bankalar Caddesi’ne çıkarır. Bu caddedeki bütün yapılar birbirinden özeldir ama Salt Galata benim için daha farklıdır. Fransız asıllı Levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan, bina günümüzde sergi ve kütüphane gibi çeşitli amaçlarla ziyaret edilebilir. Ama bana kalırsa en güzel yeri kütüphanesidir. Masada tek başına çalışanlar, okuyanlar, düşünenler… Burada yalnızlık kimseyi rahatsız etmez. Sessiz bir ortaklık vardır; herkes kendi dünyasında ama aynı mekandadır.
Beyoğlu turumu Haliç Köprüsü’nde bitiririm. Köprüde durup aşağı baktığımda suyun akışı, teknelerin hareketi ve martı sesleri yürüyüşümü yavaşlatır. Beyoğlu geride kalır, Galata Kulesi, kiliseler arkamdan el sallar. Önümde ise beni çağıran şehir başka yüzünü gösterir: Eminönü ve Sirkeci. Topkapı Sarayı uzaktan görünür, kıyıda ise Balat sessizce durur. Ben bu manzaradan, yalnızlığımı incitmeden taşımayı ve yoluma yumuşak bir umutla devam etmeyi öğrenirim. Ve belki de bu şehirde kalmak, kalabalığın içinden geçip kendime ait sessiz bir odayı yanımda taşımayı öğrenmektir.