‘Alone’ ve ‘lonely’ kelimeleri İngilizce öğrenirken en çok karıştırdığım iki ayrımdan bir tanesiydi. Halbuki aralarındaki çizgi insana ait duygularla çoktan keskin bir şekilde belirlenmişti, ben bu ayrım içinde düşünüp dururken. İlki nötr bir gerçeklik belirtirken ikincisi hep daha şiirsel gelmiştir kulağa. Bunu onca zaman nasıl kaçırdım? Bu çizgi üzerine, gelin biraz konuşalım.
17. yüzyılda, William Shakespeare ‘Hamlet’ adlı oyununu yazdı. Hikayeye giriş yapmadan, pencereye konan bir kuş gibi dinlesek şu oyunu, hemen kulağımıza ilişiverir bir satırda geçen o sözler: ‘olmak ya da olmamak’. Yalnızlığı karşılayan yabancı kelimeler aklıma bu ikilemi düşürdü. Belki bu kült söz günümüzde ünlenecek olsaydı ‘yalnız olmak ya da yalnız hissetmek’ şeklinde dilimize dolanabilirdi.
Yalnız olmak… Biraz güç, biraz bütünlük ve biraz da çaba barındırıyor içinde. Zaten İngilizce’de de ‘all one’ sözünden türemiş; tek başına bir bütün olma hali. Yalnız hissetmek desem, her birimiz farklı hikayelerle tattığımız o buruk duyguyu hatırlarız. O duygunun canımızı acıttığını öğrenip çoğumuz saklambaç oynamaya başlarız yalnızlıkla. Ama tabii ki bir yenilmezle karşı karşıyayızdır ve kaçınılmaz olan söz söylenir: “Sobe!”

‘Yalnız olmak veya olmamak!’ ; Edwin Austin Abbey, The Play Scene in “Hamlet,” Act III, Scene II, 1897.
Geçerli Bin Tane Sebebimiz De Olsa…
Saklanmayı ya da kaçmayı bırakıp bir duralım ve neden korktuğumuza bakalım cesaret yeleklerimizi giyip. Yalnızlıkta neler varmış, neler yokmuş, kimler gelip kimler geçmiş öğrenelim. Çünkü yüzleşmedikçe l’nin n’den önce geldiğini bile öğrenemeyeceğiz belli ki. Çünkü yüzleşmedikçe bu misafirperverlikten bihaber kalacağız.
“Kutumda Büyük Hissediyorum!”
Hislerimize güvenip yapalım bu açılışı. Hiç şaşırtıcı bir öge barındırmadan, tek bir sonuç çıkacak o kutudan. Tahmin edersiniz. Evet, cevap yalnızlık. Eninde sonunda, doğumda ve ölümde, iyi günde, kötü günde bizi hiç yalnız bırakmayacak olan ‘yalnızlık’. Bir diğer deyişle; kendimiz. Kaçıp saklandığımızda kendimizden kaçar, kapıları (ya da kutuları) açtığımızda kendimizi ağırlarız biz bu misafirlikte.
Kimisi o hoşgörüyü çoktan tatmıştır. İşte bu yüzden saklandığı yerden çıkan kişi yalnızlığını henüz ağırlamayan biri ile aynı dili konuşamaz. Yalnızlığa yabancılaşmayı seçmek ise sessizliğe dair bir korku değildir; bu karşılaşmanın ne denli sesli olabileceğini bilmekten ötürü bir korku gelir kalbe. Çünkü yalnızlık kimsenin olmadığı bir yer değildir. Aksine, baktıkça kalabalıklaşır.
O halde derin bir nefes bize yardımcı olsun. Görebildiniz mi kimler var o kalabalıkta? Sanırım en çok da kendimiz. Belki de tam bu noktada bir çiçeği düşünmeliyiz.
Bir çiçek, çiçek olmayan binlerce parçadan oluşur; su, gün ışığı ve dahası.
Thích Nhất Hạnh
diyor Budist Zen Öğretmeni Thích Nhất Hạnh. Durup durup tekrar ediyorum bu sözü sessizce. Bir çiçeği düşünmek her zaman güzelken onu böylesine öğretici bir benzetmede kullanmak daha derin bir iz bırakıyor kalbimde. Bu izden yola çıkıyorum yalnızlığımı tanımlamak için. Aklıma ise tablolarını – ve hayatı – çiçeklerle dolduran ressam Georgia O’Keeffe geliyor.
Kimse bir çiçeği görmez, gerçekten, o kadar küçüktür ki, vaktimiz yoktur – ve görmek zaman alır, tıpkı bir dost edinmek gibi zaman alır.
GEORGIA O’Keeffe
sözüyle hepimiz adına bir dilek tutmuş Georgia; ‘açan çiçekleri görebilme’ dileği.
Küçük parçalar, kısacık anlar çiçekler gibi dikkat istiyor diye düşünüyorum. Mutluluğumun insanlara değil; zamanlara, anlara, anılara bağlı olduğunu fark ediyorum. O anlar günlere, günler de bir hayata dönüşüyor. Saklanmayı bıraktığım bir hayat.

Georgia O’Keeffe (Amerikalı, 1887–1986), “Red Hills with Flowers” (Çiçekli Kırmızı Tepeler).
Bir çiçek gibi, biz de kendimize ve yalnızlığımıza dikkatlice bakarsak…
Bize ait olan ama biz olmayan binlerce parçayı bir arada ve uyum içinde görebiliriz – ve onlarsız var olunamayacağını da. Tam da bu yüzden, Thích, ‘living-being’ olarak değil de ‘inter-being’ olarak tanımlamış canlılığımızı; canlılığımız bir aradalığımızdan gelir diyerek.
Marifet, önce kendimizle, sonra da birbirimizle bir arada olabilmek. Yaşam ise bu denli nezaket isteyen bir varoluş. Onunla dans edermişçesine zarafet dolu. Kulisten sahneye, sahneden seyircilerin kalplerine…
Sizleri Sahneye Davet Ediyorum!
Bu dansların en zarifine, baleye, bir selam gönderelim o halde. Saatler süren günlük çalışmalarla sahneye hazırlanır dansçılar. Kimisi tek bir vücut gibi hareket eden grup dansında yer alır; kimisi de solist dansçıdır, sahneyi tek başına taşır. Solist. Tek. Latince ‘solus’ kelimesinde türemiş bu sevgili kelime.
Dilbilim hayır dese de şiirsel bir örtüşmeyle aklımıza güneş (solis) gelse ne güzel olur tam da burada. Yine bir merkez, bir teklik, ama aynı zamanda bir bütünlük. Bir koreografi gibi uyum içinde. Yalnızlık bile kalabalık demiştik, değil mi? Çünkü her şey ama her şey bir araya gelerek oluşur ve bir araya gelen her şey dağılmaya mahkumdur.
Müzik rüzgarın uğultusunda. Veya kopan fırtınada…
Ama korkma, yalnızlık da biziz, kalabalık da.
Bununla birlikte, sizleri bir aradalığın, bir bütünün en uyumlu örneklerinden biri ile baş başa bırakıyorum: